FURKAN ULUBEYLİ

31/8/2008 - Öykücü Cemal Şakar ile röportaj/Zaman gazetesi

Öykü plastik bir uğraştır

            Öykücü Cemal Şakar “hayata, insana dair kimi gölgelerin düştüğü bir perde” olarak yorumladığı yeni kitabı “Hayalperdesi” (Selis kitaplar) ile farklı bir kapı araladı. Beş yıl sonra yayımladığı bu beşinci kitabında öykü türünün fazlaca yüceltildiğine dair ironik göndermelerin yanında, derin bir arayış içinde olan kahramanlar, parçalanmış hayatlar göze takılıyor. “Esenlik Zamanları” adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Yılı Öykü Ödülü ‘nü kazanan Şakar, çalışmalarını Balıkesir ‘de sürdürüyor. İnternette yayımlanan edebiyat dergisi Edebistan ‘ın öykü editörlüğünü de yürüten Cemal Şakar ile “Hayalperdesi” ni konuştuk

 

            “Anlatabilmeliydim” adlı öykünüz, “Başlığı attıktan sonra neyi nasıl yazacağını düşündü uzun uzun...” diye başlıyor. Kitaba ad olan “Hayalperdesi” de uzun uzun düşünülmüş gibi. Zira kitapta böyle bir öykü yok…

 

            Tercih edişimin öncelikli sebebi, kelimenin oldukça geniş bir anlam alanına ve elbette buna bağlı olarak zengin çağrışımlara sahip olması. Tasavvuftan gölge oyununa kadar uzanan geniş bir yelpaze… Ancak niye böyle bir başlık seçtiğime dair “sır”ın bende saklı kalmasını tercih ederim. Öykülerimi açıklamak, onları yazdıran muharrik gücü faş etmek istemem. Zira öykülerin bendeki karşılıklarını açıklamanın, okurun muhayyilesindeki muhtemel zenginlikleri daraltmak, öldürmek anlamına gelmesinden korkarım. İsterseniz şu kadarını sizinle paylaşmış olayım: Şu an elinizde tuttuğunuz kitap ‘da bir hayal perdesidir; hayata, insana dair kimi gölgelerin düştüğü bir perde.

 

            Öykü kahramanlarınızın pek çoğunda derin bir arayış, parçalanma, kendilerine dönük bir ironi söz konusu. Peki, siz nerede duruyorsunuz öykü kişilerinizi yazarken, hangi mesafeden bakıyorsunuz onlara.

 

            Doğrusunu isterseniz oldukça netameli bir konu. “Onlar benim” desem kahramanların hayalî kişiliklerine haksızlık etmiş olacağım; “hayır benimle bir ilgisi yok” desem, kendime ihanet etmiş olacağım. Bu konuda gözettiğim bir ilke var: Yazdığım her nasıl biri olursa olsun yada hangi konu olursa olsun, mutlaka bende karşılıkları olsun isterim. Yüreğime, beynime değen; bana acı, hüzün ya da sevinç gibi hayaller yaşatan; bu dünyada ve ahrette hesabı verilebilir tipler konular olması temennimdir.

 

            Rasim Özdenören “Cemal Şakar yer yer metinlerle oynamaktan hoşlanıyor.” Diyor. Kitapta da böyle bir oyun dikkat çekiyor. Bu türden biçim ve teknik arayışları tehlikeli olmuyor mu?

 

            Elbette tehlikeli. Ama riski göze almadan da yeni bir şeyler yapabilmek zor. Öykü plastik bir uğraştır. Bir sözü, bir hali, en güzel biçimiyle söylemek, anlatmak zorundayız. Bu sorumluluk beraberinde bir risk de taşıyor. Dümdüz bir çizgiyi uzatıp durmanın bir anlamı yok: onu yukarıya doğru taşımalıyız. Bazen düşmek de var. Zaten insan bazen düşen, düşüncede tövbeyle kalkan biri değil midir?

 

            Yol, yolcu, nokta, kapı, eşik gibi tasavvufî imgeler, geleneksel motiflere göndermeler, öykülerinizde sık sık göze çarpıyor.

 

            Kelimeler de kanlı, canlıdırlar. Onlar da doğarlar ve vekalet ettikleri “şey” hayattan çekilince ölürler. Biz dille düşünürüz. Kelimeler, binlerce yıllık hatıralarıyla muhayyilemizde uçuşurlar. Ve onları hep delalet ettikleri şeylerle birlikte yan yana dizeriz, ancak böylelikle imge olurlar zaten. Bizden öncekilerle başka türlü temas kurmamızın, dahası onlardan tevarüs ettiklerimizi, bizden sonrakilere emanet etmemizin, başkaca yolu yok gibi geliyor bana.

 

            Küp ‘te “Yıllardır öykü yazıyordu. Her yazdığı öyküden sonra, Yunus ‘un:”Yerden göğe küp dizseler birbirine berkiseler…” dizelerini anımsıyordu; küplerin üzerine bir tane daha koyduğunu varsayıyordu; kartondan evler yapmak yada kumdan kaleler…” diye bir cümle geçiyor. Aynı kaygıları siz de yaşıyor musunuz?

 

            Hem de çok yoğun olarak yaşıyorum. Buradaki kuşku yada güvensizlik sadece yazdığım öykülere yönelik değil, türün kendine yönelik temel bir kuşku benimkisi. Neyi, ne kadar anlatabiliyoruz; Bir de şu var: Öykü yazıyoruz, bunun gerekçesi nedir?

 

            Yine aynı öyküde “Belki de iyi güzel bir yaşam, yapıttan, kurgudan, kurulandan…” cümlesi yarım kalıyor. Bunu nasıl tamamlıyor Cemal Şakar?

 

            Tabiî ki “güzeldir”, “evladır” gibi bir kelimeyle tamamlamak isterim. Biz yaşadıklarımızın, reddettiklerimizin zerrece karşılıklarının gösterileceğine inanıyoruz. Yazdıklarımız da bundan uzak değil. Bu anlamda yaşadıklarımla yazdıklarım arasında bir tenasüp olsun isterim.

 

            Anlatabilmeliydimde ‘de öykü türünün fazlaca yüceltildiğine dair ironik bir gönderme, biraz şikayetçi bir hal seziliyor. Buna ne diyeceksizin?

 

            Bu soruya verebilecek bir cevap söyleşinin hacmini aşar. Yüksek, ulvî, seçkinci sanat anlayışına dair denemeler yazdım. Öykü yazmayı her zaman eylemlerimden bir eylem, amellerimden bir amel olarak gördüm. Yani bana ait bir çaba. İnsana ait çabalar bizatihî yüksek, yüksek, yüce olamaz. İnsanın ortaya koyabilecekleri, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ona ait sıfatlarından arî değildir.    

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/8/2008 - Furkan Ulubeyli/Geçmişteki acı hatalarımın telafisi

        Henüz hava kararmadan, hatta yıldızlar bile gökyüzünde gizlenmeden, gözlerimi açar açmaz ilk işim doğruca bilgisayarın başına geçmekti. Okulların kapalı olduğu günlerde, günün bütün saatlerini, bilgisayarın başında harcıyordum. Bilgisayarda tek yaptığım oyun oynamaktı. Evet, bütün günümü bilgisayarın karşısında o işe yaramaz, aptalca oyunlarla tüketiyordum. Bir oyunu defalarca oynayıp bitirdiğim olurdu. Neredeyse kare kare ezberlediğim görüntülerle her karşılaştığımda aynı zevki ve tadı alırdım. Babamın bütün karşı tepkilerine karşın, bu yararsız tutkunun önüne geçmek mümkün olmadı. Zaten okula gitmediğim günler, oynadığım oyun sayısına denk düşerdi. Bilgisayarların kurduğu bir dünya, microsoft yazılımlarının düzenlediği bir galaksi, beni içinde hapsetmişti.

        Orta okula başladığım zaman, oynadığım bilgisayar oyunları, benim üzerimde verdiği zararları hissettiriyordu. O iğrenç oyunlar yüzünden dikkat eksikliği başlamıştı üzerimde. okulda anlatılan ders konularını anlayamıyorum. Sürekli derslerde dersi dikkatlice dinlemek yerine, aklım sürekli bilgisayarımdaki oyunlara ilişir, bütün anlatılanlar hiç anlatılmamış gibi olduğu yerde kalırdı. Bununla birlikte aile içindeki çözülmesi güç, büyük problemlerden söz etmiyorum bile.

        Bütün bir üç sene, başarısızlıklarla, kızgınlıklarla geçti. Lise çağına geldiğimde ise bu arzum hala devam ediyordu. Okuldan eve döner dönmez, eskisi gibi çantayı bir köşeye atıp, bilgisayarın düğmesine basıp açmaktı. Vaktimi böyle harcadığım için sınav notlarım başarısızlıkla sonuçlanırdı. İlginçtir, her şeyin farkında olmama rağmen hareketlerimde bir değişikliğe rastlanmıyordu ve böylece hiç düzelemeyeceğimi zannederek her şeyi başıboş bıraktım. Bütün umutlarım tükenmişti. Kendime karşı ufacık bir güvenim kalmamıştı. Kendimi bir boşluğun içine atmıştım adeta. Bu mantıkla okulda, derslerle hiç ilgim yoktu. Öğretmenlerim bu umursamaz tavırlarım yüzünden beni azarlarlıyorlardı. Fakat benim için bir önemi yoktu artık.

        Ve bu mantıksız tavırlar yüzünden, bir yıllık aldığım lise eğitiminden sonra, sınav kağıtlarını bom boş vermem nedeni ile başarı belgemdeki bütün notlarım zayıftı ve buna karşın sınıf tekrarı yapmaya mahkum edilmiştim. Bu sonucu babam öğrendiğinde ise, normal karşılamıştı. Çünkü benim bundan daha değişik bir sonuç getirmeyeceğimden emindi. Nitekim tıpkı tahmin ettiği gibi oldu.

        Uzunca bir düşünme süresinden sonra, babamla birlikte liseyi dışardan devam ettirme kararı aldık. Zamanla bunun en doğru yol olduğunu anladık. Bu gelişmelerden sonra, edebiyatla ilgilenmeye başladım. Değişik kitaplar okuyarak boş vakitlerimi en güzel şekilde değerlendiriyordum. Eskiden kitap okumayı hiç sevmezdim. Benim azılı bir düşmanım gibiydi. Ama uzun zamandır aradığım şey olduğunu, uzun bir zaman sonra Fark ettim. Anladım ki değerli zamanlarımı, ucuz teknolojik aletlerle öldürmemeliydim. Okuyamam, başaramam, yapamam gibi lüzumsuz takıntılarla kendimi yıpratmamalıydım. Beni neşelendiren, huzur veren bu büyülü dünyayı daha önce keşfetmeliydim.

        Böylece hem eğitimimi dışardan devam ettiriyor, gelecekte iyi bir yazar olabilmem için kendime sağlam bir zemin hazırlamış oluyordum.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/8/2008 - Furkan Ulubeyli/Müzik ve edebiyat tutkusu

        Edebiyatın öncsinde müziğe karşı çok yakın bir ilgi duyardım. Bunun için bir enstrüman aleti çalmayı çok istiyordum ve en yakın zamanda gitar dersleri görmeye başladım. Bir zaman sonra tam manasıyla gitarda istediğim parçaları çalabilir pozisyondaydım. Bu benim için çok harika bir faaliyettir. Ne zaman huzurumu kaçıran bir şey ile karşılassam, elime gitarımı alır almaz, elime gitarı almadan önceki halimden hiç bir eser kalmıyordu. Fakat artık o kadar çok çalmaya başlamıştım ki, evde benimle birlikte yaşayan diğer aile fertlerimi çıldırtma noktasına getirmeyi başarmıştım. Haksız sayılmazlardı, çünkü öğrendiğim herhangi bir parçayı, defalarca tekrarlayıp artık dayanılmaz bir hale getirmiştim. 

        Sonrasında edebiyata sıcak bir yakınlık duymaya başladım. Bütün hayatımı gitarla geçirmem olanaksızdı. Böylece hayatımda, müzik zevkimin yanısıra, edebiyat ile güzel bir değişiklik yapmış oldum. Zaman zaman kitap okur, zaman zaman gitar çalarak eğlenirdim. Ama doğruyu söylemek gerekirse edebiyat edebiyatı daha fazla göz önünde bulunduruyorum. İstikrarlı bir şekilde de bu yolda ilerliyorum. İlerlemeyede devam edeceyim. Elbetteki bu gitardan tamamen vaz geçeceğim anlamına da gelmiyor. Tabii ki müzikte her zaman hayatımda olacak, müzikle evdiğim bir hobim olarak ilgileneceğim. Ama önde gelen birinci amacım olan yazarlık için mücadele vereceğim  

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/8/2008 - Furkan Ulubeyli/Sevdiğim edebiyatçılar ve eserleri

        VİCTOR HUGO

       
        Victor Hugo 'nun sefiller adlı eseri benim ilk okuduğum dünyaca ünlü roman kitabıdır. Benim edebiyata atılmamda büyük etkisi olan kaliteli bir yapıttır. Kitapta anlatılanlar, insanların çektiği acıları, karamsarlıkları, bilgisizliğin ve bilinçsizliğin doğurduğu kötü sonuçlar, içindeki karakterlerle tam manasıyla başka dünyalardaki insanların açlık, sefalet içindeki zorlu yaşamlarını vurgulamaktadır.

        Victor Hugoya göre; ihtiyaçları fazlalaşan insanlar, kendi yaşam kaynaklarının ınırlarını zorlamaya itilir ve yollarına çıkan en savunmasız kişiden bile irkilir. İş ve ücretler, yiyecek, cesaret, iyi niyet hiç sahip olmadıkları şeylerdir. Yürekleri karanlıkla ve kötülüklerle doludur. Bu korkunç karanlık kadın erkek ve çocukları içine hapseder ve o zavallıları utanç verici işlere zorlar. Artık hiç bir dehşet, korku veya sıradışı şeyler dışlanmaz. Ümitsizlik onlara göre yalnızca dört duvarın adiliği ve basitliği ile sınırlanmıştır; hepsi toplum düzenini ayaklar altına alan, kötülük ve suça yönelir. Hepsi birer sefil olmuş ve bir pislikten farkları yok gibi görünür. Fakat böylesine alçalmış insanların bile daha fazla alçalamayacağı bir sınır vardır. Bu dönüm noktasında dış dünyanın soğuk ve karanlık, pis ve kasvetli havası adeta bu sefil, zavallı, talihsiz ve kimliksiz insanları yutar. Onlar sefillerdir. toplumdan dışlananlar.

        DOSTOYEVSKİ

        Dostoyevski'nin, düşünce anlayışı açısından engin bir hayal gücü ve duygular, sahip olduğu şeylerdir. Düşünmeye yatkın zihni ve hayal gücü sayesinde, kitaplarında insanlara açıkça derin mesajlar vermiştir. çeşitli kitaplarında insan psikolojisini, suçluluk duygusu, adalet gibi kavramları yazı diline aktarır.

        "Suç ve Ceza" adlı herkes tarafından bilinen bir kitabında, yoksul düşmüş birinin, eğer insanların işine yarayacaksa kanunların çiğnenebileceği mantığıyla bir cinayet işler. İşte "suç ve ceza" kavramları, iç çatışmalar, kanun, adalet, toplumsal, ahlaki, dini  değerler, bu cinayet çerçevesinde  Dostoyevski derinlemesine irdeler.    

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/8/2008 - Furkan Ulubeyli/EDEBİYATA BAŞLANGICIM

İLK ADIM

Önceki yıllarım da akıl almaz bir şekilde okuma ve yazma isteksizliğim vardı. Ailemden biri bana "bugün hiç ders çalıştın mı?" diye sorduğunda adeta bir karabasan yaşıyordum. Bütün sinirlerim beynime fırlıyordu. Bana sordukları soru, her anne ve babanın çocuklarına yönelttiği oldukça basit bir soru olmasına rağmen, aynı şey bana yapıldığı vakit, hiç tahammül etmeksizin, oldukça gereksiz ve anlamı olmayan bir tavır takınıyordum. Daha da kötüsü kendimi bu uysalsızlığım da haklı bulmamdı. Haklı buluyordum, çünkü, bu uzaklaştığım, ilgisizce ve soğuk yaklaştığım şeyin, yaşadığım sıkıntılı, bunaltıcı, keyifsiz dakikalarım boyunca benim için bir eğlence çeşidi, benim yaratılış biçimime uygun olan, kalbimi huzur ve neşeyle dolduran keyifli bir aktivite olduğunu, beni mutlu etmeye yarayan fırsatların adeta çevremde uçuştuğunu  idrak edememiş olmam bir gerçektir.

O yıllardaki aşırı isteksizliğim hatta aykırılıklarım, aile içi sorunları da beraberinde getiriyordu. Zira bu durumum onlara rahatsızlık veriyordu. Bana baktıkça, okumaya karşı ilgisizliğimi, okul içi faaliyetlerimdeki isteksiz davranışlarımı ve bu yönüyle de eğitim bozukluğunun, ileride büyük problemler doğurabileceği akıllarına ilişiyordu. Bu da onları huzursuz etmeye yetiyordu. Bu durumu düzeltmek amacıyla, zaman zaman bana baskı uygulama girişiminde de bulunsalar bir faydası olmuyordu. Nitekim hatalı davranışlarımdan memnun görünüyordum.

Daha sonra, istikrarlı bir biçimde, hızla ilerlemeye başladım. Büyük değişiklikler birbirini takip etmeye başladı. Artık beyaz bir zemin üzerinde siyah renkli bir yazı gördüğümde, sanki bir canavar görmüşçesine, elimde olmayarak ürkünç, çılgınlar gibi anlamsız davranışlarımdan sıyrılmayı başarmıştım. Bu inanılması zor değişime ailemde çok şaşırmıştı ve bu şaşkınlıklarını dile getirmekten de kendilerini alıkoyamıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki, bu durum onlar için oldukça şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar da benden ötürü böyle bir değişikliğin gerçekleşme ihtimalinin çok düşük olduğunu düşünmeleri nedeniyle de hayranlık uyandıran bir izlenimdi. Tabiî ki, Bu ani değişimin nasıl gerçekleştiği merak konusudur. Bunun üzerinde duralım;

İlerleyen zamanlarda, bu zıtlığımın sahaya çıkardığı problemler baş göstermeye başlamıştı. Bunun nedeni, yapılması gereken şeyleri ısrarla geri çevirmemin, geleceğimdeki amaçlarımı kötü yönde etkilemesi oldu. Çünkü bu tutumsuzluğum hedeflerime ulaşma yolunda çok büyük bir engel teşkil ediyordu. Kısa bir süre içinde bunları anlamaya başlamıştım. Yaşım ilerlemişti artık ve yaşımın da getirdiği olgunlukla bazı şeyleri düşünmem gerektiğini biliyordum Her şeyi bir kenara bıraktım. Bunlar yüzünden yaşanan tatsızlıklar, karamsarlıklar hiç yaşanmamış gibi olduğu yerde kalmıştı. Ve bir gün oturdum, bütün kararlılık ve ciddiyetimle düşünmeye başladım. Kendime Neden? Sorusunu sormuştum. Beni engelleyen şey nedir? Beni bilgilendirecek olan, kendimce beni değerli kılacak olan okumayı  istememekte Niçin? bu kadar Israr ediyordum.

Şansım varmış ki cevap gecikmedi. Zihnimdeki bütün olumsuzlukları def ettim. Düşüncelerimi bu eylemin faydalı sonuçlarına odakladım ve bütün gayretimi topladım. Elime, sonuna kadar okumaya karar verdiğim Peygamber efendimiz(S.A.S.)’in hayatını anlatan kitabı alarak ilk adımımı atmış oldum. Hayatımda tamamını okuyup sonuna gelmeyi başardığım kitap bu oldu. O başlangıç aşamasına kadar hiç olmadığım kadar ısrarlıydım. Çaresizliğimin de ötesindeydi.    

Ve o günden sonra kendime bir hedef noktası belirledim. Yazar olmak. Beni bu karara sürükleyen şey o gün okumaya başladığım kitabın akıcılığı ve etkileyiciliği olmuştu. Çünkü hiç yapmadığım bir şeyi yapmıştım. Önceki yaptıklarım gibi elime aldığım herhangi bir kitabın ilk beş sayfasını ilgisizce ve isteksizce okuyup -daha doğrusu okuyormuş gibi görünüp- bir kenara atmak değil, ısrarlı, istekli ve keyif almaya çalışarak okumayı sürdürmemdir.

Bu gelişmelerden sonra fark ettim ki okumak, her gün yeni bilgiler edinmek, içinde bulunduğum hayatın monotonluğundan kurtararak beni bambaşka bir dünyaya sürüklemişti. Hızla değiştiğimi hissedebiliyordum. İnsanlarla konuşma tarzım, toplum içerisindeki hareket ve davranışlarım değişmişti. İfade gücüm, hislerim, duygularım keskinleşti. Kendime güvenimi ortaya çıkarmıştım. Daha evvelden muhatap olduğum insanlar beni tanımakta güçlük çeker olmuştu. Zira artık eski ben değildim.

Bütün bu süreç içerisinde sürekli olarak kafamın içinde kurguladığım hayalim, gelecekte tanınan bilinen bir yazar olabilmekti. Zamanla bu benim için bir hedef noktası halini almıştı ve kendimi bu hedefe ulaşabilme çabalarına adadım. Israrla ve kanaatkar bir şekilde devam ediyorum. Allahtan dileğim, gözümü diktiğim ufka kadar benim yanımda olmasıdır. Bu konuda bana düşen, bu istikamette sabırsızlık ve bıkkınlık göstermeden bütün içtenliğimle çaba sarfetmemdir. İnancım tamdır, eksik olan yolun sonundaki başarıyı yakalayabilmektir.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Neden edebiyat demeyin, edebiyatla tanıştıktan sonra söyleyeceklerinizi söyleyin.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Necip Tosun
cemal şakar